
*Pierre Hadot, Plotinos Ya Da Bakışın Saflığı, Doğubatı Yayınları
Stoacılık, Marcus Aurelius ve Yeni Platoncular üzerine yaptığı çalışmalar ve çevirilerle dünyada tanınan Fransız Felsefeci Pierre Hadot, “Plotinos Ya Da Bakşın Saflığı” çalışmasında Yeni Platonculuğun kurucusu Plotinos’un hayat hikayesini yanı sıra felsefesine dair etkileciyi bir çalışma sunuyor. Doğu Batı Yayınlarından çıkan kitaba ilişkin bir değerlendirme yapılmasının yararlı olacağı kanaatindeyim.
Bu kitabında Hadot, Plotinos felesefesinin temel öğretilerini aktarmakla kalmaz, aynı zamanda düşüncesinin ana hatlarını oluşturan “Mevcudiyet, Aşk, Erdem, Tatlılık ve Yalnızlık” gibi konulardan hareketle Antik dönem düşüncenin temel meseleleri olan “Tin, Ben, Bir, İyi, güzel ve Erdem” kavramlarını ele alıyor.
Kitabına “Plotinos’un Portresi” başlığıyla giriş yapan Hadot, Plotinos hakkında bir dizi bilgi aktarır. Hadot’ya göre, “bir vaaz biçimi olarak felsefe erdemli yaşama davettir ve filozof zihinlere yön veren bir kişi olsa da kendi evren algısını ifade etmeye değil, tinsel alıştırmalar yoluyla öğrenciler yetiştirmeye çalışır.”
“Ben’in Mertebeleri” başlığında ise Hadot, Plotinos’un meşhur sözüyle konuya giriş yapar; “Plotinos bir bedene sahip olmaktan utanırdı.” Gnosislere göre, insan bu dünyada kendini yabancı gibi görür; bedenine ve duyumsanabilir dünyaya sürgün edilmiş hisseder. Yine onlara göre, beden bir mezar veya bir zindan olarak düşünülür. Kısacası ruh bedenden ayrılmalıdır, çünkü ruh ezeli ve ebedi idelerin bir parçasıdır ve gerçek benimiz ise saf tinseldir. Yeni Platonculuk ruhun göksel olduğuna ve bir yolculuk esnasında dünyaya indiğini söyler. Bu nedenle bedenden bir tür tiksinti duyulur. Hadot, Plotinos’un okulunda dahi bazı kimselerin bu gnostik düşünceden etkilendiğini belirtir. Onlara göre ruhlar, kendilerinden bağımsız gerçekleşen bir yıkımın akabinde duyumsanan dünyaya düşmüşleridir. Plotinos’a göre ruh bir bedene sahip olduğu anda bile, o bedene yerleşmeden önce ne idiyse o olduğunu hisseder. Nitekim Plotinos, tinsel bir öze sahip benin yeniden tinsel dünyaya dönmesi için, duyumsanabilir dünyanın son bulmasını gerektiren bir durum söz konusu değildir. Yine ona göre tinsel dünya derindeki benden başka bir şey değildir. Zira insan kendi içine dalarak tinsel dünyaya varabilir. Pierre Hadot konuya ilişkin Plotinos’un Enneadlar kitabından şöyle bir alıntı yapar:
“Çoğu kez, bedenimden uyanıp kendime döndüğümde, geri kalan her şeyin dışında ve içinde kalıyorum, mucizevi bir güzelliği temaşa ediyorum, üstün bir dünyanın en üst noktasında bulunduğuma kani oluyorum, en erdemli hayatı yaşıyorum, tanrısal olanla özdeşleşiyorum, kendimi onda sabit kılıyorum, böylesine üstün bir deneyime ulaşıyor ve tüm diğer tinsel hakikatlerin üstünde vücut buluyorum; ve ardından, tanrısalın içinde bu dinginliği yaşadıktan sonra, Akli olandan düşünsel olana tekrar düştüğüm zaman, nasıl bir kez daha böylesine düştüğümü, ruhumun nasıl bedene geri döndüğünü, bir bedenin içindeyken bana kendini gösterdiği gibi olup olmadığını soruyorum kendime.”
Hadot’ya göre burada, “gerçek manada kendine yönelik görüye dair mistik bir deneyim söz konusudur. Bu deneyim anında, kişi kendisinin “mucizevi bir güzellik” halinde Akıl ile yahut tanrısal Tin ile özdeşleştiğini görüyor; bu anda kişi, üstün bir yaşam ve eylem noktasında yaşadığının bilincindedir. Henüz üstün İlkeyle, Bir ile yahut İyi ile bir temas yoktur; ancak, bunların hemen altındaki bir mertebede bulunan şeyle, yani Tinle bir temas söz konusudur.
Hadot’ya göre Plotinos burada devam eden bir duruma değil, ayrıcalıklı anlara atıf yapıyor ve bu durumu bir tür uyanış yaşanması ile ilişkilendiriyor. Bir başka ifadeyle, “o ana kadar bilinçsizce olan şey bilincin alanını işgal etmeye başlıyor. Yahut daha ziyade, kişi kendini normalde hissetmediği bir vaziyette buluyor: Kendisi için alışıldık şeyler olan bilinç ve düşünce kiplerini aşan bir eylem gerçekleştiriyor. Ancak, bu geçici aydınlanma hallerinin ardından, kendisini vaktiyle olduğu gibi bulmak, kendi bedeni içerisinde, kendisinin bilincinde, yaşadıkları üzerine akıl yürütüp düşünürken bulmak onu alabildiğine şaşırtıyor.”
Hadot, Polotinos’un insandaki “ben”in tanrısal düşüncede var olduğunu ve ondan ayrılmış olmadığını söyler. Bir başka deyişle Polotinos, tinsel yönelimi artıran “ben”in ebedi ben ile özdeşleştiğini vurgular.
Plotinos, gerçek anlamda ruhumuzun bir bütün olarak duyumsanabilir olanda hapsolmadığını ona ait şeylerin gerçek dünyada mevcut olduğunu söyler. Hadot, bunun böyle olması durumunda, Tanrı’dan çıkarak maddeye yayılan benimizin yani bu dünyada bulunduğumuz anda bile yukarıdaki dünyada olduğumuzu belirttir.
“Eğer vaziyet böyleyse, her şey bizim içimizdedir ve biz her şeyin içindeyiz. Benimiz Tanrıdan çıkarak maddeye yayılır, zira bu dünyada bulunduğumuz anda bile yukarıda, yani öteki dünyadayız.”
Bilincin bir görüş noktası ve perspektif merkezi olduğunu söyleyen Hadot, benimizin bu noktayla birleştiğini ve bu noktadan hareketle dünyaya ve ruha (tin) yönelik bir perspektifin açıldığını belirtir. Bir başka deyişle, ruhsal bir etkinliğin bize ait olması için onun bilince dayalı bir etkinlik olması gerekir.
“Dolayısıyla bilinç ve bizim benimizkendisinin üstünde ve altında açılan iki karanlık alan arasında bir ara konak yahut bir ara merkez olarak konumlanır; bu karanlık alanlardan biri Tanrıdaki benimizin sessiz ve bilinçsiz varlığı, diğeriyse bedenin sessiz ve bilinçsiz varlığıdır.
Hadot’ya göre, biz ancak uslamlama yoluyla bu üstün ve aşağı mertebelerin varlığını keşfedebiliriz. Ancak, bilincine varmadığımız sürece, hakikatte olduğumuz şey olmayız ifadelerine yer verir.
Hadot, “eğer tinin varlığının bilincine varabilseydik, içimizdeki bu ebedi varlığın nabzını algılayabilseydik o zaman tinin varlığı bilinç alanımızı ele geçirir, bizzat bize dönüşür ve gerçek anlamda bizim varlığımız olurdu.”
Hadot’ya göre, Plotinos, tinin varlığını kendi içimizde doğal olarak neden algılayamadığımızı sağlıyor. Zira bilincimiz, dünyevi ve bedensel şeylere özgü kaygılar yüzünden saydamlığını yitirmiş ve bozulmuştur.
Hadot, “tinsel varlığımızın bilincine varmamızı engelleyen şeyin bedendeki varlığımızın olmadığını bedenden edindiğimiz kaygılar olduğunu özellikle de belirtir.
Bir açıdan Hadot’ya göre, “Gnostiklere karşı, Plotinos tinsel dünyanın bizim içimizden başka bir yerde olmadığını savunur.” Böylelikle Plotinos bizi içsel algımızda bir dönüşüm yaratmaya davet eder. Bilincin, bölünmeye yani ikilenmeye son vererek, bizim gerçek benimiz olan üstün bir birlik ve yoğunluk mertebesine ulaşması gerekir. İçimizdeki tinsel dünyayı keşfetmemiz için, içimize bakmayı öğrenmemiz gerekir.”
Gnostiklerin cismani dünyayı küçümseyen ve onu kötü bir güç tarafından yaratılmış bir eser olarak görmekte haklı olmadığını söyleye Hadot, tinsel dünyanın içimizde olduğu gibi, aynı zamanda dışımızda olduğunu söyler ve tinsel dünyayı keşfetmek için içimize bakmanın yeterli olması gibi, görünüşlerin ardında onu kavrayabilmek için kendimizin dışına bakmanın da kafi olduğunu özellikle belirtir ve aynı şekilde içsel bakışta gerçekleşen dönüşüme, duyusal görüdeki dönüşümün de karşılık vereceğine dikkat çeker.
Duyumsanabilir dünyaya ilişkin de Henri Bergson’dan alıntı yapan Pierre Hadot şu ifadeleri kullanır: “Duyumsanabilir dünyaya bakmayı bilmek, gözün görüşünü tinin görüşüyle açmaktır; “büyük bir zihinsel güç atılımıyla, şeylerin maddi kabuğunu delmek ve onların maddi yönünün açığa vurduğu ama gözle görülmeyen muhtevayı okumaktır.”
Yorumlar
Yorum Gönder