Siyaset bir neden gerektirir.
Onu anlamak yüzeysel tanımlamalarla elde edilemez.
Onu kavramak için tarihsel, güncel ve toplumsal koşullarını
da kavramak gerekir.
Bununla birlikte siyaset toplumsal usu amaçlayan,
doğasıyla uyuşan eylemsel bir bilince de ihtiyaç duyar. Siyasetin “ magnum opus”u
toplumdur.
Burada işlenen ya da ele alınan konular siyasetin
epistemolojik ve pratik sorunlarıyla ortak bir paydada buluşan toplum
sosyolojisidir.
Buna göre siyaset, toplumsal bağlamda ortaya çıkan
ilişkilerde incelenebilen ve somut anlam kazanan problemleri inceleme sanatı
olarak belirginlik kazanır.
Bir başka ifadeyle siyasetin tini toplumdur ve toplum
da ancak bu semantik çerçevede somut hâle gelir.
**
Siyaset tek bir şahsın düşüncesini yansıtıyormuş gibi
ele alınamaz, bundan çok fazlasıdır; Romantizm, Aydınlanma, Reform ve bu
çerçevede ortaya çıkan sosyal ve beşeri bilimleri sentezleyerek günümüze
aktaran bir politik faaliyettir.
Politik faaliyet ise toplumu anlamayı amaç
edinmektedir. Böylece, problemin belirlenmesinin ilk basamağına ulaşmış
bulunmaktayız; politik olan ile toplum arasındaki bağı oluşturan ya da
oluşmakta olanı imgeleyen tinin bu fenomenolojik yapısıdır.
Siyaset, dönüşen/dönüştüren politik bir güç olmanın
çok daha ötesinde yetilerini kullanabilen, teorik-pratik düşünce üreten ve
kendini daha büyük bir bütün içinde konumlandıran ortak bir aklın merkezini temellendirir.
**
Siyaset doğal olarak toplumsal aklın yansımasının
mekânıdır.
Siyasetin doğası toplumsal sonuçları, olgu-değerleri,
etkileri ve sorunları içinde toplayan ve onları yorumlayan, yeniden toplumun
hizmetine sunan bir dönüşüm ve değişim aracıdır.
Bu yüzden siyaset topluma bağıldır ve varlığını
somutlaştıran, onu görünür kılan bir toplumu arzular. Kısacası siyaset nesnel
bilgileri toplayan, onları zihninde kategorize eden ve sınıflandıran politik
usu temsil eder.
İlk bakışta, bu basit ifade bile apaçık bir çelişki
izlenimi veriyor görünebilir.
Eğer siyaset
değişen koşulların ürettiği sorunlara cevap vermeye çalışan ve statik olmayan
dinamik bir derinlik içeriyorsa, o halde siyaset doğası gereği teori-pratik
aklın toplumsal zeminini oluşturur.
Bu sebeple
siyasal teori, toplumsal olana ilişkin alanın epistemolojik kökenini
incelerken, pratik siyaset ise bunun aksine politik olanın yani devlet, idare,
kural, kamusal ve yönetmeliklere matuf bir alanı ele alır.
Düşünce tarihinin farklı evresinde toplumsal
problemlerin ve problemlere ilişkin görüşlerin gerçekte nasıl tartışıldığını ve
ayrışmanın neden kaynaklandığının ortaya çıkarılması ve nasıl çözülebileceği siyasetin
temel özelliğini oluşturur.
**
Her toplum, içinde bulunduğu dünyanın farklı bir yorumunu sunmakla kalmaz, bu misyonu üstlenen ya birbirine zıt ya da uyumlu siyasal düşüncelere kapı aralar.
Çünkü siyasetin maksadı topluma mal veya umut sunmak
değil özgürlük ideali, adalet, eşitlik ve erdem sevgisi aşılamaktır.
Zira politika algılanabilir, öğretilebilir insani
faaliyetlere ve düzenli olarak tekrarlanan olağan toplumsal olaylar düzeneğine özgü
bir sosyolojiden ibarettir.
Kürt siyaseti tanımını içeren yapısal özelliklere sahip somut bir siyasi faaliyetten, söylem değişiminden ve politik bir dinamizmden bahsetmek oldukça zordur.
**
Gırtlağa sıkıştırılmış ifadeler, toplumun gerisinde kalan modası geçmiş hamasi ütopyalar, bastırılmış ulusal sorunlar, otokratik-patrimonyal siyasetin hamasi söylemleri içine hapsedilmiş Kürt kitleleri, sol ve İslamcı hamasetin “direniş” ve “dava” kavram dizgelerine yarım yamalak sığdırılmış bir ulusun geleceği ve son olarak da Kürtlerin tercihinin bu olduğunu söyleme arsızlığı…
Şayet siyaset ideoloji meraklısı bir tutkunun
tatminliği ise sol ve İslamcı siyasetin bu duygu durumunu çokça yaşadıklarını
belirtmek gerekir.
Eğer siyaset
güncel olaylar için biçimleniyorsa, mevcut olan politik yapılar bu güncel olma
durumun çok daha gerisindeler.
Bir başka ifadeyle Kürtler, zihni, fiziki ve ameli
kapasitelerine güvenerek hâkim nizamda olası siyasi, kültürel ve anayasal bir
değişim yapabileceklerine inanıyorlarsa bunun imkânsız olduğunu en başından
itibaren kabul etmek gerekir.
“Alt
tabaka” kimliğin kurucu egemen otoriter
tabakayı yavaş yavaş değiştireceğine ilişkin fikri tasavvur, mevcut
sosyo-politik durum ile bağdaşmaz.
Otorite
temelinde tesis edilmiş bir siyasal yapıda değişiklik veya değiştirme arzusu
zor görünüyor.
**
Kürtlerin gerçekte nasıl düşündükleri sorunsalını ele
alan, inceleyen ve pratikte yansıma biçimini konu edinen kolektif bir faaliyet
aracı olarak siyaseti önceleyen bir durumun varlığı tartışma götürür.
Kürtler bu belirsizlikten kaynaklanan “devrim” ve “dogmatik” hikâyeler içerimleriyle boğuşmak
yerine, kendini düşünen öznenin mefhumundan başlayarak epistemolojik, rasyonel
ve politik istenci olanaklı kılan normlar geliştirebilir.
Kürtler açısından ulusal bir siyaset mümkün müdür,
böyle bir şey öğretilebilir mi şeklinde bir soruya olumlu bir cevap verilebilir.
Ancak şimdiye kadar ki siyasal örgütlenmeyi özetlemek
gerekirse eğer, alışılanın ötesinde bir siyaset biçimi ile karşı karşıya
olduğumuz söylenebilir.
**
Politikada izlenmesi gereken paradigmatik yöntemin
toplum sosyolojisiyle hiçbir halde uyuşmadığını ve bir politik faaliyet olarak
siyasetin toplumsal yaşama, problemlere ve kültürel sosyolojiye katiyen
yansımadığı gözden kaçırılmamalıdır.
Zira siyasal tasarımıza şöyle bir baktığımızda bile
dolaşımda olan siyasetin hiçbir alanda, bir şekilde teorik-pratik yönelimlere
dokunmadığını görürüz. Politik olanı ideolojik alan ile sınırlayan ve onu
topluma dayatan bu siyaset tarzı parti otoriterliği zihniyetini doğrular
niteliktedir.
Öte yandan söz konusu bu siyasi tasarımların sosyal ve
kamusal alanda da henüz yeterince biçimlenemediği ve genişletilemediği gerçeği
de var.
Bu bağlamda
neyin ulusal siyaset ve neyin söylemsel olarak ulusal siyasete karşılık
geleceği konusu hâlâ aydınlatılmış değil.
Fazlasıyla dar ufuklu davranılıp paradigmatik olarak
sadece belli ideolojik biçimlerinin kabul gördüğü bu durum, niceliksel ve niteliksel
bir döngü oluşturmaya ve ütopik bir idealizm olarak kalmayı sürdürecektir.
Gerçeklikte toplumsal-tinsel sosyolojiden kopuk bu
siyasal tabaka, politik olanı
biçimselleştirmede ve nitelikselleştirmede hakikat olarak takdire değer bir
faaliyette ve faaliyet içinde bulunmadığıdır.
Ancak, şu ana
dek işaret edilen bağlamda şu söylenebilir ki, sol siyasetin temellendirmeye
çalıştığı evrenselci siyasal imajın sadece kendi dünya görüşüyle sınırlı
olduğudur. Bu düşünce tarzının ulusal siyaset ile nasıl bir bağı olduğu ise
tartışmayı gerektirir.
**
Yapılması gereken belirli, tek düze/monolitik bir
politik dünya görüşü yerine plüral istemlerin/taleplerin karşılanabileceği
çoğulcu düşüncelerin kavranabilir kökenlerinin olmasıdır.
Bu kökenler, ancak bu tür düşünce tarzlarının
toplumsal sosyoloji ve epistemik değerlerle uzlaşı sonucunu getirir. Yani
sadece herkese aktarılabilen bir olgu olarak siyaset ideolojiye değil,
toplumsallığa işaret eder.
Genel
geçerliliğe ilişkin bu talep, ulusal siyasetin kendine bağlı ve kendi
eko-politiğine uygun bir siyasal teoriyi zorunlu kılar. Zira toplumu içine alan
ve genel insani varlığı merkezileştiren ve bunlarla meşgul politik biçemler
ancak bu şekilde meşru sayılabilir.
Bunun sonucunda, başlıca ortak temel olarak, ilk başta
her dönemin kendine özgü meseleleri olsa da günümüzde zamana ve mekâna bağlı
canlı yaklaşım sergilemek mümkün olabilir.
Siyasetin tini olarak toplum hâlâ canlı bir dinamizme
sahiptir. Dolayısıyla hiçbir şey sabit tarihsel geçerliliği olan bu ruhu göz
ardı edemez.
***
Siyasetin odak noktasını teşkil eden meseleler temelde
belli bir kolektivitenin geçerli dönemlerde karşılaştığı problemleri kapsar.
Sanayileşmeden, burjuvaziye, proletaryadan kamusal kimliğe, sosyolojiden
siyasala tüm hareketlilikler toplumsal tinin politik ve sosyolojik
yansımlardır.
Tüm bu
nitelemeler yalnızca toplumsal sosyolojiyi ifade etmez, aynı şekilde
teo-politik alanı da biçimlendirir.
Belirli bir kavrayış olmaksızın topluluk olma nasıl
olanaksızsa, kendini var edecek/doğuracak ve tanımlayacak belirli siyasal ve
toplumsal durumlar olmadan da ortaklıklar/birliktelikler var olmaz.
Bu özgül ve kritik durumun devre dışı bırakılması
siyaset açısından felaket olur. Haliyle siyasetin en ayırt edici özelliği de
söz konusu bu toplumsallığın yönetimsel sisteme odaklı idari bir güce dönüşümüdür.
Kürt Siyasetinin Labirenti
Bir ulus ancak kendi
kaderini belirleme hakkına sahip olduğunda ya da buna karar verme kudretine
haiz olduğunda varoluş praksisini gerçekleştirmiş olur. Bu karar ancak ulusun
geleceği üzerinde her türlü tasarruf ve kudrete ilişkin politik eylemlerini
politik birlik kapsamında gerçekleştirmesinde ortaya çıkar. Ayrıca bu karar,
ulus veya ulus adına karar verebilecek siyasal bir organizasyon ile mümkün.
Ulusun, geleceği konusunda
tam yetki verdiği bu siyasal güç politik birliğin yanı sıra sınırları
belirlenmiş toprak parçasının “özü”nü oluşturur. Bu aynı zamanda politik
varoluşun (politik dasein) bağlamında ulus kimdir sorusuna cevap niteliğinde
bir kavramsallaştırmanın da “nomos”unu oluşturur.
Ulus özelinde dile
getirilen bu soru, aslında, ulusun siyasal egemenliğinden hareket eden ve
ulusal aidiyet bilincinin kimliğini şekillendirir. Ulusa tanınan bu yetki başka
bir ulusun egemenliği altında yaşama edimsellliğinden özgürleşmeyi gerektirir.
Bu hakkın ruhunda ise sömürge karşıtlığı yatar.
Bir başka deyişle,
sömürgeciliğe karşı girişilen mücadelenin siyasi boyutu kendi kaderini tayin
edebilme hakkı ile varlık kazanır. Dolayısıyla bir devletin/ulusun egemenliği
altında kendi rızasıyla yaşamayı kabul eden ve buna rağmen sömürge olmadığını
benimseyen bir halk kendi kaderini tayin etme hakkından vazgeçmiş oluyor. Nihai
aşamada ise sözkonusu hakkın gerçek niteliğinin veya varmak istenilen hedefin
ne olduğunun tartışılması önemli bir çabayı gerektirir.
Uluslar tarafından
oluşturulan ve kurumsal bir kimliğe sahip örgütlülük anlamına gelen devletin
varlığı her ne kadar teknik, hukuki bir alan olsa da siyasi niteliği kamu
yönetimi gibi bir alanda varlığını hissettirmektedir. Bu açıdan bakıldığı
takdirde devlet ya da meşruiyetini ulustan alan siyasi bir yapılanma ulusu
korumak ve refahını sağlamak ile de görevlidir.
Yani, bizim şu an bildiğimiz olan bir
ulusun kendi kaderini belirleme kudretine kavuşmasıdır. Bunu ancak, ölmüş
eskiye sarılmaktan vazgeçip yeniye yönelerek gerçekleştirebiliriz. Bunu göze almalıyız. Ruhumuzu karartan
kasvetli bu “kırsal gettodan” çıkabilir miyiz?
“Eski”, çıkışı olmayan karanlık bir
labirentin içine çağırırken bizi nasıl özgür olabilir ve bir ulus olarak
geleceğimizi nasıl elimize alabiliriz? Eskinin çıkışsız olduğu ortada.
“Eski öldü” ve bizi de aynı şekilde
öldürmek istiyor. Kendisi gibi bizi de itaate, boyun eğmeye, doğal ve hukuki
haklardan vazgeçmeye çağırıyor. Fotoğraf büyüdükçe bu ulusun nasıl bir yeraltına
sürüklendiğini ve yurtsuzlaştırılmak istendiğini daha bir anlıyoruz.
“Eski öldü”, varolmak için bizleri
suçluyor ve içinde doğduğu ulusun tarihini ve tarihin yapıcılarını aşağılıyor.
Sorun nedir? Sorun ulusun özgürlüğü değil,
ulusun bir çıkmaza itildiğidir. Eski öldü, ama biz yine sımsıkı sarılmayı
sürdürüyoruz. Öyle sıkı sarılıyoruz ki “eski”ye çoktan ölmüş olduğunun farkında
bile değiliz.
Önce “eski”nin uyduruk tezleriyle birlikte
ölmüş olduğunu kabullenmeliyiz. Birilerinin bize onun öldüğünü söylemesi ve
bizleri bu sömürgeci hipnozdan çıkarması gerekir. Çıkmazı aşmak için ışığa değil
bilgiye, yurtlaşmaya ve özgürlük istencine ihtiyacımız var.
Yorumlar
Yorum Gönder