Ana içeriğe atla

Kürt Siyasetinin Labirenti

Siyaset bir neden gerektirir.

Onu anlamak yüzeysel tanımlamalarla elde edilemez.

Onu kavramak için tarihsel, güncel ve toplumsal koşullarını da kavramak gerekir.

Bununla birlikte siyaset toplumsal usu amaçlayan, doğasıyla uyuşan eylemsel bir bilince de ihtiyaç duyar. Siyasetin “ magnum opus”u toplumdur.

Burada işlenen ya da ele alınan konular siyasetin epistemolojik ve pratik sorunlarıyla ortak bir paydada buluşan toplum sosyolojisidir.  

Buna göre siyaset, toplumsal bağlamda ortaya çıkan ilişkilerde incelenebilen ve somut anlam kazanan problemleri inceleme sanatı olarak belirginlik kazanır.

Bir başka ifadeyle siyasetin tini toplumdur ve toplum da ancak bu semantik çerçevede somut hâle gelir.

**

Siyaset tek bir şahsın düşüncesini yansıtıyormuş gibi ele alınamaz, bundan çok fazlasıdır; Romantizm, Aydınlanma, Reform ve bu çerçevede ortaya çıkan sosyal ve beşeri bilimleri sentezleyerek günümüze aktaran bir politik faaliyettir.

Politik faaliyet ise toplumu anlamayı amaç edinmektedir. Böylece, problemin belirlenmesinin ilk basamağına ulaşmış bulunmaktayız; politik olan ile toplum arasındaki bağı oluşturan ya da oluşmakta olanı imgeleyen tinin bu fenomenolojik yapısıdır.   

Siyaset, dönüşen/dönüştüren politik bir güç olmanın çok daha ötesinde yetilerini kullanabilen, teorik-pratik düşünce üreten ve kendini daha büyük bir bütün içinde konumlandıran ortak bir aklın merkezini temellendirir.

**

Siyaset doğal olarak toplumsal aklın yansımasının mekânıdır.

Siyasetin doğası toplumsal sonuçları, olgu-değerleri, etkileri ve sorunları içinde toplayan ve onları yorumlayan, yeniden toplumun hizmetine sunan bir dönüşüm ve değişim aracıdır. 

Bu yüzden siyaset topluma bağıldır ve varlığını somutlaştıran, onu görünür kılan bir toplumu arzular. Kısacası siyaset nesnel bilgileri toplayan, onları zihninde kategorize eden ve sınıflandıran politik usu temsil eder. 

İlk bakışta, bu basit ifade bile apaçık bir çelişki izlenimi veriyor görünebilir.

 Eğer siyaset değişen koşulların ürettiği sorunlara cevap vermeye çalışan ve statik olmayan dinamik bir derinlik içeriyorsa, o halde siyaset doğası gereği teori-pratik aklın toplumsal zeminini oluşturur.

 Bu sebeple siyasal teori, toplumsal olana ilişkin alanın epistemolojik kökenini incelerken, pratik siyaset ise bunun aksine politik olanın yani devlet, idare, kural, kamusal ve yönetmeliklere matuf bir alanı ele alır.  

Düşünce tarihinin farklı evresinde toplumsal problemlerin ve problemlere ilişkin görüşlerin gerçekte nasıl tartışıldığını ve ayrışmanın neden kaynaklandığının ortaya çıkarılması ve nasıl çözülebileceği siyasetin temel özelliğini oluşturur.

**

Her toplum, içinde bulunduğu dünyanın farklı bir yorumunu sunmakla kalmaz, bu misyonu üstlenen ya birbirine zıt ya da uyumlu siyasal düşüncelere kapı aralar.

Çünkü siyasetin maksadı topluma mal veya umut sunmak değil özgürlük ideali, adalet, eşitlik ve erdem sevgisi aşılamaktır.

Zira politika algılanabilir, öğretilebilir insani faaliyetlere ve düzenli olarak tekrarlanan olağan toplumsal olaylar düzeneğine özgü bir sosyolojiden ibarettir.

Kürt siyaseti tanımını içeren yapısal özelliklere sahip somut bir siyasi faaliyetten, söylem değişiminden ve politik bir dinamizmden bahsetmek oldukça zordur.

**

Gırtlağa sıkıştırılmış ifadeler, toplumun gerisinde kalan modası geçmiş hamasi ütopyalar,  bastırılmış ulusal sorunlar, otokratik-patrimonyal siyasetin hamasi söylemleri içine hapsedilmiş Kürt kitleleri, sol ve İslamcı hamasetin “direniş” ve “dava” kavram dizgelerine yarım yamalak sığdırılmış bir ulusun geleceği ve son olarak da Kürtlerin tercihinin bu olduğunu söyleme arsızlığı…

Şayet siyaset ideoloji meraklısı bir tutkunun tatminliği ise sol ve İslamcı siyasetin bu duygu durumunu çokça yaşadıklarını belirtmek gerekir.

Eğer siyaset güncel olaylar için biçimleniyorsa, mevcut olan politik yapılar bu güncel olma durumun çok daha gerisindeler.

Bir başka ifadeyle Kürtler, zihni, fiziki ve ameli kapasitelerine güvenerek hâkim nizamda olası siyasi, kültürel ve anayasal bir değişim yapabileceklerine inanıyorlarsa bunun imkânsız olduğunu en başından itibaren kabul etmek gerekir.

 “Alt tabaka”  kimliğin kurucu egemen otoriter tabakayı yavaş yavaş değiştireceğine ilişkin fikri tasavvur, mevcut sosyo-politik durum ile bağdaşmaz.

Otorite temelinde tesis edilmiş bir siyasal yapıda değişiklik veya değiştirme arzusu zor görünüyor.

**

Kürtlerin gerçekte nasıl düşündükleri sorunsalını ele alan, inceleyen ve pratikte yansıma biçimini konu edinen kolektif bir faaliyet aracı olarak siyaseti önceleyen bir durumun varlığı tartışma götürür.

Kürtler bu belirsizlikten kaynaklanan “devrim” ve  “dogmatik” hikâyeler içerimleriyle boğuşmak yerine, kendini düşünen öznenin mefhumundan başlayarak epistemolojik, rasyonel ve politik istenci olanaklı kılan normlar geliştirebilir.

Kürtler açısından ulusal bir siyaset mümkün müdür, böyle bir şey öğretilebilir mi şeklinde bir soruya olumlu bir cevap verilebilir.

Ancak şimdiye kadar ki siyasal örgütlenmeyi özetlemek gerekirse eğer, alışılanın ötesinde bir siyaset biçimi ile karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.

**

Politikada izlenmesi gereken paradigmatik yöntemin toplum sosyolojisiyle hiçbir halde uyuşmadığını ve bir politik faaliyet olarak siyasetin toplumsal yaşama, problemlere ve kültürel sosyolojiye katiyen yansımadığı gözden kaçırılmamalıdır.

Zira siyasal tasarımıza şöyle bir baktığımızda bile dolaşımda olan siyasetin hiçbir alanda, bir şekilde teorik-pratik yönelimlere dokunmadığını görürüz. Politik olanı ideolojik alan ile sınırlayan ve onu topluma dayatan bu siyaset tarzı parti otoriterliği zihniyetini doğrular niteliktedir.

Öte yandan söz konusu bu siyasi tasarımların sosyal ve kamusal alanda da henüz yeterince biçimlenemediği ve genişletilemediği gerçeği de var.

Bu bağlamda neyin ulusal siyaset ve neyin söylemsel olarak ulusal siyasete karşılık geleceği konusu hâlâ aydınlatılmış değil.

Fazlasıyla dar ufuklu davranılıp paradigmatik olarak sadece belli ideolojik biçimlerinin kabul gördüğü bu durum, niceliksel ve niteliksel bir döngü oluşturmaya ve ütopik bir idealizm olarak kalmayı sürdürecektir.

Gerçeklikte toplumsal-tinsel sosyolojiden kopuk bu siyasal tabaka,  politik olanı biçimselleştirmede ve nitelikselleştirmede hakikat olarak takdire değer bir faaliyette ve faaliyet içinde bulunmadığıdır.

 Ancak, şu ana dek işaret edilen bağlamda şu söylenebilir ki, sol siyasetin temellendirmeye çalıştığı evrenselci siyasal imajın sadece kendi dünya görüşüyle sınırlı olduğudur. Bu düşünce tarzının ulusal siyaset ile nasıl bir bağı olduğu ise tartışmayı gerektirir.

**

Yapılması gereken belirli, tek düze/monolitik bir politik dünya görüşü yerine plüral istemlerin/taleplerin karşılanabileceği çoğulcu düşüncelerin kavranabilir kökenlerinin olmasıdır.  

Bu kökenler, ancak bu tür düşünce tarzlarının toplumsal sosyoloji ve epistemik değerlerle uzlaşı sonucunu getirir. Yani sadece herkese aktarılabilen bir olgu olarak siyaset ideolojiye değil, toplumsallığa işaret eder.

 Genel geçerliliğe ilişkin bu talep, ulusal siyasetin kendine bağlı ve kendi eko-politiğine uygun bir siyasal teoriyi zorunlu kılar. Zira toplumu içine alan ve genel insani varlığı merkezileştiren ve bunlarla meşgul politik biçemler ancak bu şekilde meşru sayılabilir. 

Bunun sonucunda, başlıca ortak temel olarak, ilk başta her dönemin kendine özgü meseleleri olsa da günümüzde zamana ve mekâna bağlı canlı yaklaşım sergilemek mümkün olabilir.

Siyasetin tini olarak toplum hâlâ canlı bir dinamizme sahiptir. Dolayısıyla hiçbir şey sabit tarihsel geçerliliği olan bu ruhu göz ardı edemez.

***

Siyasetin odak noktasını teşkil eden meseleler temelde belli bir kolektivitenin geçerli dönemlerde karşılaştığı problemleri kapsar. Sanayileşmeden, burjuvaziye, proletaryadan kamusal kimliğe, sosyolojiden siyasala tüm hareketlilikler toplumsal tinin politik ve sosyolojik yansımlardır.

 Tüm bu nitelemeler yalnızca toplumsal sosyolojiyi ifade etmez, aynı şekilde teo-politik alanı da biçimlendirir.

Belirli bir kavrayış olmaksızın topluluk olma nasıl olanaksızsa, kendini var edecek/doğuracak ve tanımlayacak belirli siyasal ve toplumsal durumlar olmadan da ortaklıklar/birliktelikler var olmaz.

Bu özgül ve kritik durumun devre dışı bırakılması siyaset açısından felaket olur. Haliyle siyasetin en ayırt edici özelliği de söz konusu bu toplumsallığın yönetimsel sisteme odaklı idari bir güce dönüşümüdür. 

Kürt Siyasetinin Labirenti

Bir ulus ancak kendi kaderini belirleme hakkına sahip olduğunda ya da buna karar verme kudretine haiz olduğunda varoluş praksisini gerçekleştirmiş olur. Bu karar ancak ulusun geleceği üzerinde her türlü tasarruf ve kudrete ilişkin politik eylemlerini politik birlik kapsamında gerçekleştirmesinde ortaya çıkar. Ayrıca bu karar, ulus veya ulus adına karar verebilecek siyasal bir organizasyon ile mümkün.

Ulusun, geleceği konusunda tam yetki verdiği bu siyasal güç politik birliğin yanı sıra sınırları belirlenmiş toprak parçasının “özü”nü oluşturur. Bu aynı zamanda politik varoluşun (politik dasein) bağlamında ulus kimdir sorusuna cevap niteliğinde bir kavramsallaştırmanın da “nomos”unu oluşturur.

Ulus özelinde dile getirilen bu soru, aslında, ulusun siyasal egemenliğinden hareket eden ve ulusal aidiyet bilincinin kimliğini şekillendirir. Ulusa tanınan bu yetki başka bir ulusun egemenliği altında yaşama edimsellliğinden özgürleşmeyi gerektirir. Bu hakkın ruhunda ise sömürge karşıtlığı yatar.

Bir başka deyişle, sömürgeciliğe karşı girişilen mücadelenin siyasi boyutu kendi kaderini tayin edebilme hakkı ile varlık kazanır. Dolayısıyla bir devletin/ulusun egemenliği altında kendi rızasıyla yaşamayı kabul eden ve buna rağmen sömürge olmadığını benimseyen bir halk kendi kaderini tayin etme hakkından vazgeçmiş oluyor. Nihai aşamada ise sözkonusu hakkın gerçek niteliğinin veya varmak istenilen hedefin ne olduğunun tartışılması önemli bir çabayı gerektirir. 

Uluslar tarafından oluşturulan ve kurumsal bir kimliğe sahip örgütlülük anlamına gelen devletin varlığı her ne kadar teknik, hukuki bir alan olsa da siyasi niteliği kamu yönetimi gibi bir alanda varlığını hissettirmektedir. Bu açıdan bakıldığı takdirde devlet ya da meşruiyetini ulustan alan siyasi bir yapılanma ulusu korumak ve refahını sağlamak ile de görevlidir.

Yani, bizim şu an bildiğimiz olan bir ulusun kendi kaderini belirleme kudretine kavuşmasıdır. Bunu ancak, ölmüş eskiye sarılmaktan vazgeçip yeniye yönelerek gerçekleştirebiliriz.  Bunu göze almalıyız. Ruhumuzu karartan kasvetli bu “kırsal gettodan” çıkabilir miyiz?

“Eski”, çıkışı olmayan karanlık bir labirentin içine çağırırken bizi nasıl özgür olabilir ve bir ulus olarak geleceğimizi nasıl elimize alabiliriz? Eskinin çıkışsız olduğu ortada.

“Eski öldü” ve bizi de aynı şekilde öldürmek istiyor. Kendisi gibi bizi de itaate, boyun eğmeye, doğal ve hukuki haklardan vazgeçmeye çağırıyor. Fotoğraf büyüdükçe bu ulusun nasıl bir yeraltına sürüklendiğini ve yurtsuzlaştırılmak istendiğini daha bir anlıyoruz.

“Eski öldü”, varolmak için bizleri suçluyor ve içinde doğduğu ulusun tarihini ve tarihin yapıcılarını aşağılıyor.

Sorun nedir? Sorun ulusun özgürlüğü değil, ulusun bir çıkmaza itildiğidir. Eski öldü, ama biz yine sımsıkı sarılmayı sürdürüyoruz. Öyle sıkı sarılıyoruz ki “eski”ye çoktan ölmüş olduğunun farkında bile değiliz.

Önce “eski”nin uyduruk tezleriyle birlikte ölmüş olduğunu kabullenmeliyiz. Birilerinin bize onun öldüğünü söylemesi ve bizleri bu sömürgeci hipnozdan çıkarması gerekir. Çıkmazı aşmak için ışığa değil bilgiye, yurtlaşmaya ve özgürlük istencine ihtiyacımız var.

 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Siyasetin Kurucusu Olarak Ulus ve Egemenlik

Ulus merkezli bir mücadele için ilk vurgulanması gerek husus, siyasala yoğunlaşmış olmasıdır. Burada siyasala yönelik vurgunun ekonomi, kültür veya benzer bir alan olmadığını belirtmekte fayda var. Zira “siyasal olan” siyasetin temel çekirdeğini temsil eder ve bu haliyle siyasetten maksat bilindik anlamıyla bir iktidar mücadelesi olmadığı çok açık. Siyasete ruhunu veren ve onu bir “çekirdek kategori” olarak ele alacak olan bu durum, bir düzen kavramı olarak otonom yapının yanı sıra özünde ulusların yönetim ile kurduğu ilişkiyle aynı paraleldedir.   Bunun gerçekleşmesi ise ulusun “siyasal olan” ile kurduğu bağ ile orantılıdır. Siyasalın kaynağı ulustur ve ulusun siyasal olan ile ilişkisi onun siyasal eylem ve saikleri açıklamada kullanılabilecek özgül bir ayrım ile mümkündür. Siyasetin Kurucu Unsuru Olarak Ulus Ulus, siyasetin kurucu unsurudur. Ulus, siyasetin arızi bir unsuru değil onun kurucu motifidir. Ulusun otonom bir varlık olarak tanımlanması kendiliğin inşasının gerç...

İslamcılıktan Post-İslamcılığa “Aşırı Sağ”

  İslamcılık ve post-İslamcılık gibi kavram kategorilerin tartışıldığı bu zamanlarda, İslamcı siyasi partilerin iktidarıyla birlikte aşırı sağın yükseldiği görülür. Bunun anlamı, İslamcı deneyimden, niteliksel olarak farklı bir söylem ve siyasetin doğuşuna eş zamanlı olarak tanıklık etmekteyiz. Gerçek şu ki liberal, muhafazakâr, demokratik ve köktenci İslamcılığın görünür olduğu siyaset zemininde aşırı sağın güçlenmesi bir dizi tartışmayı da beraberinde getirmektedir.  Bu gelişmelerin yaşandığı vakalar her ne kadar farklı olsa da post-İslamcı trendin İslamcı ideolojik düşünceden koparak aşırı sağ ile kapsayıcı ortaklığı inkâr edilemez. Bir başka deyişle post-İslamcı düşünce ilke ve uygulamada aşırı sağ terendin büyülü havasından esinlenerek toplumsal gerçekliğini yitirmektedir. Ortadoğu’da post-İslamcılık çerçevesinde   “aşırı sağcı” hareketlerin yükselişi önemli bir tartışma konusudur.   Son birkaç yılda bu tartışmaların yaygınlaştığı söylenebilir. Söz konusu tart...