Ulus merkezli bir mücadele için ilk vurgulanması gerek husus, siyasala yoğunlaşmış olmasıdır. Burada siyasala yönelik vurgunun ekonomi, kültür veya benzer bir alan olmadığını belirtmekte fayda var. Zira “siyasal olan” siyasetin temel çekirdeğini temsil eder ve bu haliyle siyasetten maksat bilindik anlamıyla bir iktidar mücadelesi olmadığı çok açık.
Siyasete ruhunu veren ve onu bir “çekirdek
kategori” olarak ele alacak olan bu durum, bir düzen kavramı olarak otonom yapının
yanı sıra özünde ulusların yönetim ile kurduğu ilişkiyle aynı paraleldedir.
Bunun gerçekleşmesi ise ulusun “siyasal olan”
ile kurduğu bağ ile orantılıdır. Siyasalın kaynağı ulustur ve ulusun siyasal
olan ile ilişkisi onun siyasal eylem ve saikleri açıklamada kullanılabilecek
özgül bir ayrım ile mümkündür.
Siyasetin
Kurucu Unsuru Olarak Ulus
Ulus, siyasetin kurucu unsurudur. Ulus,
siyasetin arızi bir unsuru değil onun kurucu motifidir. Ulusun otonom bir
varlık olarak tanımlanması kendiliğin inşasının gerçekleştiği anlamına gelir.
Bu noktada iki temel nedenden bahsedilebilir:
Siyasetin, ulusal soruna özgü bir gerçeklik üzerinden yürütülmesi, bir diğeri
de ulusun meşruiyeti temel alan bir varlık olması hasebiyle toplumsal rızaya
dayalı bir güç elde etmesi. Dolayısıyla ulus ve otonom bir siyasetin iç içeliği
söylemin çok daha ötesinde bir gerçekliği içerir.
O halde siyasetin ulusal etkinliklerin
ürettiği şeylerden oluştuğu söylenebilir. Öte yandan Bu geleneğin kendi
dolaysız siyasi hedefleriyle örtüştüğü gerçeği göz ardı edilemez.
Ulus, toprak, dil ve kendi kendini
yönetme üzerine inşa edilen bir gerçeklik kategorisiyle otonom bir karakter
kazanır. Geneli ve kamusalı kapsayan bu yetki ise sadece ulusa özgüdür.
Bir diğer ifadeyle, modern devlet
düşüncesinde olmazsa olmaz bir meşruiyet ilkesi olarak öne çıkan ulusun kendi
geleceği konusunda karar mercii olması egemenlik olgusunun ulusal mücadeledeki
rolünü gösterir. Ulus ve siyaset, ulus ve toprak arasındaki ilişkinin bu
anlamdaki rolü yadsınamaz.
Bir ulus olarak tanınmak için kolektif
dayanışma, bütünleşme ve kimlik siyaseti zorunludur. Bu bize bir ulusun otonom
arayışının devreye girdiğini gösterir.
Siyasetin telosu ulustur ve ulus olma
edimi kendini yönetebilme egemenliğine sahip olmakla mümkündür. Bu bakımdan ulus
ve siyaset arasındaki bağlantı “tanınma etiği” üzerinden üniter bir siyasal
teoriyi zorunlu kılar. Bu da ulus ve siyasetin doğasına ilişkin bir mücadele
perspektifi üzerinden geliştirilen bir özgünlük ve öznellik çerçevesi oluşturmaktadır.
Siyasetin konusunu oluşturan ulusun
politik bir özne olarak tanınması veya tanımlanmasına ilişkin konfigürasyon,
belirli bir siyasal düzenin şekillendirilmesinde önemli rol oynar. Ulus ile siyaset
arasındaki ilişkiyi politik edimlerin temeline yerleştirdiğimizde özgül bir
mekân ve bu mekânın unsurlarını şekillendirme imkânı elde edilmiş olur. Ancak
bu halde ulus temelli formlar, duyumsanabilir ve gözlemlenebilir kamusal alan
üzerinden kendine özgü bir etkinlik yaratma imkânına kavuşmuş olur. Ulus ile
siyaset arasındaki ilişkiyi tam da bu eksende ele almak gerekir.
Doğal olarak bir parçası ya da bileşeni
olduğumuz ulusun mevcut tarihsel gerçeklik içinde bir fail haline gelebilmesi
ancak mevcut gerçekliğin anlamını ve değerini yeniden gündeme getirmekle
mümkündür. Mevcut durum içinde tezahür edecek bu bilince varılmasının gerekli
koşullarının kavranabilmesi buna bağlıdır. Zira ulusun düşünce gibi mekânda gerçekleşmesi
gelecekte inşa edilecek kollektif hafıza yani geleceğe kayıtlanması ve tarihsel
bir bilincin oluşması bileşeni veya parçası olduğumuz buna bağlıdır. Bir ulus
açısından politik değişim ancak bu temel nosyon çerçevesinde olası bir
gelişmeyle mümkündür
Ulus, Egemenlik ve Bölünemezlik
Egemenlik kavramını hukuki ve siyasi
literatüre kazandıran kişi Fransız filozof Jean Bodin’dir. Bodin’e göre
egemenlik kavramının değişmez özelliği onun sürekli ve bölünemezliğidir. Bodin’in temel varsayımlarından biri, uyumun
ve uygun bir yönetimin her memlekette tesis edilmesi son derece zor ama
gereklilik olduğu savıdır (Modern Siyasal Düşüncenin Temelleri, 438).
Bodin’nin bu temel doktrini bir kez
daha bize, ulusalar açısından siyasal bir yönetimin zorunlu olduğunu gösterir. Bodin,
egemenlik kavramına hukuksal açıdan bakar ve egemenliği devletin var olmasının
temel şartı olarak görür. Dolayısıyla buradan çıkan sonuç, Bodin’in egemenlik
fikriyle bütünleştirmek istediği siyasal bir otorite olarak devlettir.
Siyasal düşünceler açısında egemenlik,
yasa ve norm devletin temel kavramlardan birini oluşturur ve siyasetin
merkezinde yer alan devlet kavramıyla birlikte kullanılır.
Egemenlik, siyasal düzen olarak düşünülen
devleti kuran genel irade sonrası en temel ilkelerden birisidir. Devletin
varlığı nasıl ki bir topluma ihtiyaç duyuyorsa, toplum da söz konusu ideaların
gerçekleşmesi için toprağa, mekâna ve ülkeye ihtiyaç duyar.
Bir toplum ancak devlet ve egemenlik yoluyla
içerisinde yaşadığı dini, mezhebi, siyasi ve ideolojik çatışmalara son
verebilir. Bu nedenle egemenlik, devlet
denilen siyasal organizmanın varlık nedenidir ve egemenlik olmaksızın devletin
de olamayacağı savı bu gerçeği dile getirir.
Ulus egemen olduğu gibi aynı şekilde
yasa koyucudur. Bu ayrım siyasi ve hukuki gibi temel iki kavramın ele
alınmasını zorunlu kılar.
Siyasi egemenlik olarak toplumsal
sözleşme veya genel iradenin somuta dönüşmüş halini temsil eden ulusun
egemenliğinde siyasal kurum en üst güçtür, bu güç zorlayıcı bir kuvvet ilkesine
sahip olması itibarıyla kendisine itaati emreden bir nitelik taşır.
Kürtler,
Kriz ve İç Tartışmalar
Kürtler açısından krize dönüşen iç
tartışmalar, politik olanın çok daha ötesinde sığ anlaşmazlıklar etrafında
dönüp duran ideolojik sürtüşmelerin aşılarak ulusal bir bilincin oluşmasına az
da olsa katkıda bulunmaktır. Dolayısıyla ekonomik, teknik ve güvenliğin hakîm
olduğu bir coğrafyada Kürtler ne yapabilir ve olan biten karşısında nasıl bir
tutum takınabilir, sorusuna yanıt aramak
oldukça zordur.
Zira oluşacak ulusal bilinç ve bu
bilincin siyasete yansıması Kürtlerin kendi geleceklerine karar vermesiyle
mümkündür.
Uluslararası zeminde güçlü bir ulusal
meşruiyetin yanı sıra, ulusal temsiliyet etrafında Kürtler, eşit hak elde
edebilme kabiliyeti ile bu kritik ve acil durumdan çıkabilirler. Ayrıca hukuk, sivil toplum ve yerelleşme gibi
olguların toplumsal bir dinamizme evrilmesiyle mevcut “depolitikleşme”
anlayışının ötesine geçerek meşru haklılık, somut bir politik düzen ve otonom
bir siyasal gerçeklik elde edebilir ve kendi geleceklerine ilişkin karar
verebilirler.
Öte taraftan politika bir karar verme
etkinliği ise her siyasal somut düzen ait olduğu toplumsal ve siyasal özgürlükler
çerçevesinde bir dizi düzenlemeler yapma edimine sahiptir.
Bir toplum şimdi ve gelecekte kendi
kararlarını alabilir, ulusal sorunlarına ilişkin çözülmesi gereken adımlar
atabilir ve bununla birlikte kendi kültürel kimliğiyle veya ulusal “tin” ile
özdeş “somut gerçeklikte” kamu düzenini inşa etme hakkına her zaman sahiptir.
Politika, politik bilinç veya politik
akıl, bize o topluma özgü şeylerin hakikatini tanımaya yarayan “tin”in özünü
anlamamızı sağlar.
Kürtlerin politik olanla
ilgili duruma gönderme yaparken, hukuki ve siyasal meşruiyet doktrinini göz
ardı etmesi, Kantçı deyimle kritik olan ile bağını koparmak
anlamına gelir.
Yorumlar
Yorum Gönder