Ana içeriğe atla

Türkiye’de Egemen İrade ve Modernleşme Paradoksu

 

Giriş: Türkiye’de Egemen İrade ve Modernleşme Paradoksu

Altı yüz yıllık bir imparatorluktan yeni bir “modern” ulus-devlete geçen Türkiye’de, farklı ideolojilerin ve toplumsal grupların birbiriyle çatıştığı dönemin siyasi olaylarından etkilenen ve hatta zaman zaman bu olaylarca biçimlendirilen kurucu egemen iradenin değişip değişmediği her zaman tartışma konusu olmuştur.

Bu açıdan değerlendirildiğinde, Türk siyasetinin otokratik geleneğinden merkez-çevre ilişkilerine ve modernleşmenin toplumsal rolüne uzanan bir dizi konuya özgü içerik analizi yapmak gerekmektedir. 1923 öncesi toplumsal kimliğin bir "tebaa"dan ibaret olduğunu düşünen Türk akademik çevreleri, konuya ilişkin derin ve uzun soluklu analizler yaparak ulus-devletin anayasal ve etnik kimliğini tasnif etmede Türklüğe ayrı bir rol biçmişlerdir.

Bugün çok daha açık bir şekilde görmekteyiz ki; gerek teknik anlamda gerekse siyasi, sosyal ve kültürel boyutta modernleşmenin en temel sorunu özgürleşme ve yenileşme olmamış; asıl faaliyet, otoriterliğe zemin hazırlayan kurumların inşası şeklinde tezahür etmiştir. Yeni Osmanlıların modernleşme ile İslam’ı, İttihatçıların ise Batıcılık ile Türklüğü bağdaştırma çabaları ve buna uygun politikalar geliştirmeleri hatırlatmalıdır ki; devletin bu dönemde şekillenen kurucu şablonu günümüze kadar değişmeden gelmiştir. Bir anlamda her iki siyasal çizginin de yaptığı, görünürde olanın nedenlerini derinlikli analizler çerçevesinde tahlil etmekten ibaretti.

Araştırmanın Amacı ve Kapsamı

Bu çalışmada, Türkiye’de “militarist modernleşme” çerçevesinde gelişen olgu ve olayların sistematik anlatımının yanı sıra, resmi ideolojinin Kürtlerle olan ilişkisi ve günümüze değin farklı biçimlerde süregelen tedip ve tenkil politikaları ele alınacaktır.

İkinci olarak; Kemalizm’in ve onun uzantısı sayılabilecek Sol anlayışın ve Yeni-Osmanlıcılığın bir başka ifadeyle İslamcılığın kafa karıştırıcı ikilemler üzerinden nasıl bir etki alanı yaratarak Kürtleri çepeçevre kuşattığına dikkat çekilecektir. Bu ilişkinin kuramsal temelleriyle birlikte ayrıntılı bir biçimde ele alınması, Kürtlerin nasıl bir devlet yapısı, siyasal güç ve hegemonya ile karşı karşıya oldukları konusuna açıklık getirecektir.

Böylelikle “Kemalist Devrim”in emir ve yasaklardan oluşan ulus-merkezli, indirgemeci militarist modernleşmesinin ve ardından sol-liberallerin 2002’den itibaren toplum merkezli “devrimsi değişim”, muhafazakâr demokratların ise “karşı devrim” şeklinde tanımladıkları sürecin Kürtler üzerinde nasıl bir hegemonya alanı inşa ettiğini anlamak mümkün olacaktır.

Kemalizm ve Militarist Modernleşmenin Tarihsel Kökenleri

Türkiye’de ulus milliyetçiliğine dayalı bir devlet yapısının, militarist bir modernleşme anlayışının, ulusalcı bir ideolojinin, inkârcı-baskıcı bir kültürün ve monoblok politikaların yerleşik bir baskı aracına dönüşmesi Kemalizm ile ilintili görünse de kökeni çok daha gerilere uzanmaktadır. Ancak bunun sistematik ve otoriter bir ulus-devlet projesine dönüşmesi, İttihatçı ve onun devamı niteliğindeki Kemalist modernleşme ile gerçeklik kazanmıştır. Cumhuriyet tarihinde Kemalizm ve merkezin temel dinamizmini temsil eden Türklük, yalnızca bir siyasal iktidar modelini değil, doğrudan egemen kurucu iradeyi temsil eder.

Türkiye’deki siyaset tartışmalarında, siyasal iktidar ile egemen kurucu irade sıklıkla birbirine karıştırılmaktadır. Oysa egemen irade; yasa yapma gücüne sahip olan, kendisinden daha üstün veya kendisine denk bir otorite kabul etmeyen güçtür. Egemenlik, var olmak için herhangi bir dış gücün onayına ihtiyaç duymayan, karar alma ve bu kararı uygulama yetkisini kendinde barındıran yapıyı betimler ve devletin kurucu unsurlarından sayılır. Kurucu irade olmaksızın bir devletin meydana gelemeyeceği kabul edilir. Siyasal iktidar ise devlet kurulduktan sonra onun bir unsuru olarak ortaya çıkar ve sınırlandırılabilir bir gücü temsil eder. Oysa aynı sınırlı tanım egemenlik için geçerli değildir.

Türkiye’de egemenliğin en temel kurucu unsuru olarak öne çıkan Türklük, sıradan bir ideoloji değil, ulus-devletin varoluşsal kimliğidir. Haliyle solculuk, İslamcılık veya komünizm gibi siyasal ideolojiler yalnızca siyasi yönetime ilişkin kategorilerdir. Siyasal düşüncelerin, ulusun refahı, gelişimi ve özgürlüğü dışında asli bir kurucu rolü bulunmamaktadır. Türkiye’nin gerek laik-seküler gerekse Müslüman kimliğiyle tarihselleştirilmesi, egemen ulus kavramında herhangi bir niteliksel değişim yaratmaz. Bir başka deyişle, Kemalizm’in ümmetten ulusa, İslamcıların ise ulustan ümmete dönüşümüne ilişkin kültürel ve siyasal paradigması en nihayetinde yine Türklük merkezli bir çerçevede konumlanır.

Askeri Bürokrasi, Toplumsal Mühendislik ve Vesayet

Yakın tarihin bu şekilde inşa edilmesinde Kemalizm, ideolojik dönüşümünü ve militarist modernleşme mirasını II. Mahmud’la başlayan “yenileşme” girişimlerinden devralmıştır. Tek bir farkla: Kemalizm, orduyu ve kamusal alanı modernleştirmekle kalmamış; gerek toplumun dönüştürülmesinde gerekse Kürtlerin Türkleştirilmesinde orduyu militarist bir güç olarak konumlandırmıştır. Bu yaklaşımın yarattığı bir diğer temel sorun ise “meşruti saltanattan mutlak cumhuriyete” geçilmiş olmasıdır. Cumhuriyetin 1923 sonrasındaki tek parti sürecinde nasıl otoriter bir rejime dönüştüğü ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir paradigma değişimidir.

Türkiye’nin modernleşme sürecinde askerin rolü yadsınamayacak derecede yüksek ve etkilidir. Asker, sürecin başından itibaren modernleşmenin en tepe noktasında yer alarak politikanın dışında değil, fiilen içinde bulunmuştur. 1908’de İkinci Meşrutiyet’le birlikte askerin ağırlığı daha da artarak kurumsallaşmış ve devlet, en alt birimlerine kadar bu kurumsallaşmanın denetimine girmiştir.

Bu süreci körükleyen, hızlandıran ve adeta zorunlu kılan en önemli etmenlerden biri, Kemalizm’in Batılılaşma kavramı etrafında biçimlendirmek istediği modernleşme hedefidir. Türkiye’de iktidar, güç ve kültür arasında karmaşık bir ilişki bulunsa da Kemalizm’in militarist modernleşmesi şüphesiz bu askeri gücün belirleyici olmasına dayanıyordu. Bu nedenle Cumhuriyet dönemi modernleşmesinin temel araçlarının baskı ve zorlama olduğu söylenebilir.

Gücün odaklandığı alan, bir modernleşme dinamiği olarak toplum değil, ordudur. Zor kullanarak iktidara gelebilen askeri bürokrasi, toplumsal bir desteğe ihtiyaç duymadan da hareket edebilmiştir. Nitekim Türkiye gibi otoriter rejimlerde modernleşme kavramı darbelerle eşdeğer tutulmuş; demokrasi adına orduyu göreve çağıran onlarca bildiri ve beyanat hafızalardaki yerini korumuştur.

Kültürel Hegemonya ve Kürtler Üzerindeki Dönüştürücü Etkileri

Asker, gücünü yalnızca modernleşmede veya kültürel-siyasi hegemonyanın inşasında bir araç olarak kullanmakla kalmamış, bu gücü Türk olmayan etnik unsurlara karşı da bir baskı unsuru haline getirmiştir. Bu anlamıyla Türkiye’de kültürel ve siyasal hegemonya, yerini aleni bir biçimde askeri güç merkezli bir ilişki ağına bırakmıştır.

Günlük yaşamın her katmanına nüfuz eden bu hegemonya, son tahlilde zora dayalı bir benimseme ve içselleştirme ilişkisini şekillendirir. Bir başka ifadeyle bu güç, egemen kurucu iradenin ulusal kimliğini modernleşmeyi baskılama aracı kılarak diğer toplumlara, özellikle de Kürtlere karşı kullanmaya başlamıştır.

Kemalist rejim, Cumhuriyet tarihinde ulusal kimliğin ve Türk milliyetçiliğinin inşasında belirleyici bir rol oynar. Kuşkusuz Kemalist ideoloji, iktidarını sadece baskı ve yasakçılıkla değil, aynı zamanda sivil örgütler ve toplumsal düzen aracılığıyla ürettiği kültürel hegemonyayla da yürütmüştür. Bu açıdan bakıldığında, kurulan kültürel hegemonya Kürtler karşısında dayatmacı bir ulusal hegemonya biçimini almıştır. Baskıcılık arttıkça devletin, kamusal düzenin ve militarist modernleşmenin görünürlüğü artmış; bu durum totaliter yapının içselleştirilmesine zemin hazırlamıştır.

Kürtlerin söz konusu bu kültürel ve siyasal hegemonyayı gönüllü olarak benimsedikleri söylenemez. Ancak 20. yüzyılın başından itibaren tırmanan militarist modernleşmenin —ve günümüzde devlet gücünü arkasına alan İslamcılığın— Kürtler üzerindeki hegemonik baskısı, onları zamanla bu kültürel ve dini hegemonyayı örtük biçimde benimsemek ve hatta içselleştirmek durumunda bırakmıştır.

İslamcılık ve Kemalizm Parallelliğinde Tek Tiplik

Cumhuriyet sonrası İslamcılığın Kürtler üzerindeki en belirgin etkisi, ulusçuluk merkezli bir hegemonya alanı yaratması ve bu gücün Türk ulusçuluğu bağlamında geniş bir kültür politikasına evrilmesidir. Gerek İslamcı gerekse Sol-Kemalist çevrelerin Kürtler karşısında siyasal ve ahlaki bir "doğruluk tekeli" oluşturması, otoriter rejim araçlarıyla ulusal değerlerin üstünlüğünü tartışılmaz kılan bu hegemonik fikriyatın sonucudur.

Türkiye’de kültürel ve siyasal alanda yaratılan baskılama ve zor kullanma kültürü, göz ardı edilemeyecek bir başarı elde etmiştir. Bu noktada, kültürel hegemonya eleştirisi yapıyor gibi görünen Sol ve İslamcı aktörlerin de benzer bir hegemonik yapı inşa ettikleri gerçeği gözden kaçırılmamalıdır. Bu durum, Türkiye’de "kültür" kavramının ne kadar kolay araçsallaştırılabildiğini göstermektedir. Dolayısıyla, Kemalist militarist modernleşmeye karşıtlık üzerinden yükselen İslamcılar da iktidarlaştıklarında benzer hegemonik politikaları izlemekten geri durmamışlardır.

Bu açıdan bakıldığında, hem Kemalist hem de İslamcı ideolojinin gerek millileşme gerekse milliyetçilik bağlamında tek tip vatandaş yaratma projesini sürdürdükleri görülür. Dinin, ulusal kimliğin ve kültürün araçsallaştırılarak toplumsal tabanın genişletilmeye çalışılmadığı bir egemenlik biçimi elbette düşünülemez. Siyasetin bir “beka savaşı” olarak kavramsallaştırıldığı Türkiye toplumunda, “militarist modernleşme” özelinde sürdürülen bu kültürel ve siyasal hegemonya, İslamcıların da toplumsal tabanlarını konsolide etme ve genişletme hususunda elini güçlendirmiştir.

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Siyasetin Kurucusu Olarak Ulus ve Egemenlik

Ulus merkezli bir mücadele için ilk vurgulanması gerek husus, siyasala yoğunlaşmış olmasıdır. Burada siyasala yönelik vurgunun ekonomi, kültür veya benzer bir alan olmadığını belirtmekte fayda var. Zira “siyasal olan” siyasetin temel çekirdeğini temsil eder ve bu haliyle siyasetten maksat bilindik anlamıyla bir iktidar mücadelesi olmadığı çok açık. Siyasete ruhunu veren ve onu bir “çekirdek kategori” olarak ele alacak olan bu durum, bir düzen kavramı olarak otonom yapının yanı sıra özünde ulusların yönetim ile kurduğu ilişkiyle aynı paraleldedir.   Bunun gerçekleşmesi ise ulusun “siyasal olan” ile kurduğu bağ ile orantılıdır. Siyasalın kaynağı ulustur ve ulusun siyasal olan ile ilişkisi onun siyasal eylem ve saikleri açıklamada kullanılabilecek özgül bir ayrım ile mümkündür. Siyasetin Kurucu Unsuru Olarak Ulus Ulus, siyasetin kurucu unsurudur. Ulus, siyasetin arızi bir unsuru değil onun kurucu motifidir. Ulusun otonom bir varlık olarak tanımlanması kendiliğin inşasının gerç...

İslamcılıktan Post-İslamcılığa “Aşırı Sağ”

  İslamcılık ve post-İslamcılık gibi kavram kategorilerin tartışıldığı bu zamanlarda, İslamcı siyasi partilerin iktidarıyla birlikte aşırı sağın yükseldiği görülür. Bunun anlamı, İslamcı deneyimden, niteliksel olarak farklı bir söylem ve siyasetin doğuşuna eş zamanlı olarak tanıklık etmekteyiz. Gerçek şu ki liberal, muhafazakâr, demokratik ve köktenci İslamcılığın görünür olduğu siyaset zemininde aşırı sağın güçlenmesi bir dizi tartışmayı da beraberinde getirmektedir.  Bu gelişmelerin yaşandığı vakalar her ne kadar farklı olsa da post-İslamcı trendin İslamcı ideolojik düşünceden koparak aşırı sağ ile kapsayıcı ortaklığı inkâr edilemez. Bir başka deyişle post-İslamcı düşünce ilke ve uygulamada aşırı sağ terendin büyülü havasından esinlenerek toplumsal gerçekliğini yitirmektedir. Ortadoğu’da post-İslamcılık çerçevesinde   “aşırı sağcı” hareketlerin yükselişi önemli bir tartışma konusudur.   Son birkaç yılda bu tartışmaların yaygınlaştığı söylenebilir. Söz konusu tart...

Kürt Siyasetinin Labirenti

Siyaset bir neden gerektirir. Onu anlamak yüzeysel tanımlamalarla elde edilemez. Onu kavramak için tarihsel, güncel ve toplumsal koşullarını da kavramak gerekir. Bununla birlikte siyaset toplumsal usu amaçlayan, doğasıyla uyuşan eylemsel bir bilince de ihtiyaç duyar. Siyasetin “ magnum opus”u toplumdur. Burada işlenen ya da ele alınan konular siyasetin epistemolojik ve pratik sorunlarıyla ortak bir paydada buluşan toplum sosyolojisidir.   Buna göre siyaset, toplumsal bağlamda ortaya çıkan ilişkilerde incelenebilen ve somut anlam kazanan problemleri inceleme sanatı olarak belirginlik kazanır. Bir başka ifadeyle siyasetin tini toplumdur ve toplum da ancak bu semantik çerçevede somut hâle gelir. ** Siyaset tek bir şahsın düşüncesini yansıtıyormuş gibi ele alınamaz, bundan çok fazlasıdır; Romantizm, Aydınlanma, Reform ve bu çerçevede ortaya çıkan sosyal ve beşeri bilimleri sentezleyerek günümüze aktaran bir politik faaliyettir. Politik faaliyet ise toplumu anlamayı amaç...