Hakîm ulus devletlerin çatısı altında homojen bir Kürt ulus kimliğinden bahsetmek mümkün müdür?
Kürtler özelinde dile getirilen bu
soru, aslında özne merkezli egemenlik tezinden hareket eden bir ulusun tamamen
kendi kararıyla yeni bir hukuk düzeni ya da kurucu güç inşa etme sorunsalı ile
başlar.
Ulus-devletin, siyaset teorilerinin
öne sürdüğü gibi temellerinden birinin etnisite olduğu açıktır, zira etnik
aidiyet zemini ulusal aidiyet bilincinin zeminini oluşturur. Ancak Kürtler
düşünüldüğünde ise bu zeminin bütüncül ulusal bir kimliğe veya ortak bir
ekonomi-politiğe dönüşmesi konusu kapsamlı ve çok katmanlı bir tartışmayı
gerektirir.
Bu
tıkanıklığın temel nedeni, Kürtlerin modernleşme sürecinde "etnik bir
grup" yani hakîm devletlerin hukuki çeperinde konumlanan birer kurucu özne
olamayan topluluk statüsünden çıkıp, modern anlamda egemen bir ulus olma haline
geçişinin kesintiye uğramış olmasıdır.
Oysa siyaset
felsefesinde bir topluluğun etnik bir cemaat olmaktan çıkıp modern bir ulus
haline gelmesi, kendi kaderini tayin etme (self-determinasyon) hakkını
kullanmasıyla, bir diğer ifadeyle kurucu egemenlik iradesini mekânsal ve hukuki
olarak göstermesiyle tamamlanır.
Kürt
coğrafyasının tarihsel süreçte farklı hakîm ulus-devletler arasında bölünmüş
olması, bu iradenin önündeki en büyük yapısal engeli oluşturur. Sınırlarla
parçalanmış bu yapı, uluslaşmanın altyapısını kuran ortak bir tahayyülü,
entegre bir pazar ağını ve birleştirici bir dil/alfabe politikasını imkânsız
kılmıştır. Dolayısıyla Kürtler, her bir parçada maruz kaldıkları farklı
asimilasyon, entegrasyon ve modernleşme pratikleri neticesinde, bütüncül bir
ulusal kimlikten ziyade, eklemlendikleri hakîm devletlerin siyasi dinamiklerine
göre şekillenen heterojen bir kimlik deneyimi yaşamışlardır.
Bu durum
onları literatürde, egemenlik potansiyeli taşıyan ancak kurumsal çatısı eksik
bırakılmış en büyük "devletsiz ulus" paradoksu olarak konumlandırır.
Son
zamanlarda küreselleşme teorileriyle birlikte ulus-devletin etnik aidiyetten
koptuğu ve post-ulusal bir düzleme geçtiği tezi öne sürülse de, bu iddiaların
aksine ulusun, devlet aygıtı ile kurduğu işlevsel bağı ve yapısal sürekliliği
koruduğu tezi güncelliğini yitirmemiştir.
Haliyle ulus
ile devlet kavramları arasında tözsel bir bağ olmasa bile, modern siyasetin
doğası gereği felsefi bir anlam birliği ve karşılıklı bağımlılık mevcuttur. Bu
anlamda ulus, sadece bir irade beyan etmek açısından belirleyici bir role sahip
olmakla kalmaz; sistemin işlevselliği bozulmadan toplumsal alan ile hukuki alan
arasındaki geçişleri sağlayan, Carl Schmittçi anlamda kararı veren etkin bir
"özne" olarak öne çıkar. Modern devlet kavramı, bu yönüyle doğrudan
egemen bir ulusa gönderme yapar.
Kürtlerin
modern siyasi tarihin dönüştürücü bir öznesi olmak yerine, egemen güçlerin
elinde birer dönüşüm aparatına indirgenmesi rastlantısal değil, ulus olamama
bilincinden kaynaklanmaktadır. Bu durum, Kürtlerin ilerlemeci tarih akışının
rasyonel dinamiklerinden kopması ve kendi özgün yaşam alanlarından beslenen
kapsayıcı kurumsal yapıları inşa edememesiyle doğrudan ilişkilidir. Kürtlerin
tarihsel süreçte içine düştüğü bu kronik kurumsallaşma krizi ve devletsizlik
paradoksu, birbiriyle diyalektik bir ilişki içinde olan içsel ve dışsal engellerin
aşılması güç duvarlarına çarpmaktadır.
siyasi düzenin kökenlerinde belirtildiği gibi, örgüt ve da ideolojik bakışın kamusal
kurumsallaşmaya üstün geldiği vasatlarda, rasyonel bir bürokrasi ve hukuk
düzeni inşa edilemez. Kürt siyasal aklı, bu bağları tasfiye ederek çoğulcu ve
modern bir kamusal alan yaratamamış; tam aksine modern siyasal yapıları dahi
örgütçü veya klikçi reflekslerle işletmiştir.
Bu kurumsal tıkanıklığın ekonomi-politik ayağını ise "ulusal bir
burjuvazinin" doğamaması ve sermaye merkezileşmesinin eksikliği oluşturur.
Max Weber’in rasyonel kapitalizm teorisinde belirttiği üzere, modern ulus-devletin
doğuşu, yerel sermayenin ulusal bir pazar oluşturacak şekilde merkezileşmesine
bağlıdır. Kürt coğrafyasında ise biriken ekonomik sermaye, istikrarlı ve
kapsayıcı kurumların yoksunluğu nedeniyle sürekli olarak hakîm ulusların
metropollerine akmış, yani "mülksüzleşen ve sermayesizleşen" bir
çeper yaratmıştır. Güçlü bir orta sınıfın ve ticaret erbabının
kurumsallaşamadığı bu zeminde, siyasal güç geniş halk kesimlerine açılamamış;
ekonomi-politik yapı kapsayıcı olmaktan uzak, sömürücü ve rantiye bir düzlemde
sıkışıp kalmıştır.
Entelektüel düzeyde ise Kürt aydınlanması, kendi otokton kökenlerinden
felsefi bir düşünce üretmek yerine, egemen uluslara ait ideolojik şablonları
katı bir taklitçilikle kabul etme hatasına düşmüştür. Frantz Fanon'un
sömürgeleştirilmiş zihin pratiklerinde kavramsallaştırdığı bu durum, Kürt
entelektüel dünyasında bir "öğrenilmiş çaresizlik" ve Gramşiyan anlamda egemenlerin kültürel hegemonyasına karşı rıza üretimi doğurmuştur.
Kendi tarihsel tecrübesini rasyonel bir muhakeme ile çözümleyemeyen bu
söylemsel sığlık, toplumu ilerlemeci bir tarih bilincine taşımak yerine,
romantik bir mağduriyet anlatısının konforuna hapsetmiştir.
Yorumlar
Yorum Gönder